Kültür ve Yaşam

Bir Jane Austen Klasiği: Aşk ve Yaşam (Sense and Sensibility)

Efe Teksoy'un Aşk ve Yaşam (Sense and Sensibility) film incelemesi

Sinema Yazarı ve Film Eleştirmeni Efe Teksoy, Georgia Oakley’nin yönettiği Jane Austen uyarlaması Aşk ve Yaşam’ı Alaturka okurları için kaleme aldı. Bir vasiyetle başlayıp iki kız kardeşi kıyıdaki bir kulübeye taşıyan bu natüralist yorum, Austen’ın ilk romanındaki akıl ve duygu temasını perdeye getiriyor. İşte XVIII. yüzyılın duygu çağından balo salonlarının koreografisine uzanan derinlikli bir Aşk ve Yaşam film incelemesi.

Aşk ve Yaşam filminden bir sahne: Dashwood kız kardeşleri Norland malikânesinde

Aşk ve Yaşam'ın resmi fragmanı (Focus Features):

NATÜRALİST BİR AUSTEN UYARLAMASI

Dünya prömiyerini 15 Eylül 2026'da Londra’da Leicester Meydanı’nda yapan film, İngiltere’de 25 Eylül’de, ABD’de ve Türkiye’de 16 Ekim 2026'da vizyona girdi. Yönetmenliğini İngiliz Akademi Film Ödülü adaylığı ve İngiliz Bağımsız Film Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödül sahibi olan Georgia Oakley üstleniyor, sinemaya 2022'de Thatcher dönemi İngiltere’sinde kimliğini saklayan bir öğretmeni anlattığı Blue Jean ile adım atmış ve dikkatleri üzerine çekmişti. Senaryosunu, ilk romanı Love & Virtue ile Avustralya’da yılın kitabı ödülünü kazanan romancı Diana Reid’in kaleme aldığı Sense and Sensibility, henüz vizyondayken ilk ödül sinyallerini almaya başladı: Marianne’i canlandıran Esmé Creed-Miles, 2026 Gotham Ödülleri’nde En İyi Yardımcı Performans dalında aday gösterildi.

İngiliz edebiyatının devi Jane Austen’ın 1811'de yayımlanan ilk romanı, kapağında yazarının adı olmadan, yalnızca ‘Bir Hanım Tarafından’ ibaresiyle edebiyat dünyasına çıktı. Usta yazar ilk taslağını 1795'te, yirmi yaşındayken mektup biçiminde yazmıştı; aradaki on altı yılda babasını kaybetti, annesi ve kız kardeşiyle birlikte erkek kardeşlerinin yardımına muhtaç biçimde ev ev dolaştı. Yani Norland’dan sürülen Dashwood kadınlarının hikâyesini, aynı sürgünü yaşamış bir kadın yazdı. Oakley’nin uyarlaması bu bilgiyi perdeye taşımıyor ama her karesinde hissettiriyor: önceki uyarlamaların kibar bir fon gibi kullandığı yoksulluk, aslında burada hikâyenin omurgası.

Aşk ve Yaşam filminden bir sahne: Marianne Dashwood tarlada

BİR VASİYET

Açılış sekansı bizi kuş sesleri eşliğinde bir tarlada karşılıyor. Marianne tek başına, parmaklarını uzun otların arasında gezdiriyor, avucunda bir tırtıl dolaşıyor; zamanın durduğu bir an. Uzaktan gelen at arabasının sesiyle müzik giriyor ve hareket başlıyor: kız posta arabasına doğru koşuyor, elindeki mektupla eve yetişiyor ve kapıdan girer girmez bağırıyor: “Margaret! Margaret! Burada, babamın vasiyeti. Elinor nerede?” Birkaç dakikalık bu sekans hem bir hikâyenin sonu hem de yenisinin başlangıcı. Tarladaki kız henüz bilmiyor ama elinde taşıdığı zarf, kendisini o tarladan sürecek belgenin ta kendisi.

Vasiyet okunduğunda Norland malikânesinin, dönemin miras hukuku gereği babanın ilk evliliğinden olan oğlu John’a kaldığını öğreniyoruz; anne ve üç kız kardeşe düşen tek şey, ağabeyin ölüm döşeğindeki babasına verdiği sözdür. O söz, yeni ev sahibinin karısıyla yaptığı tek bir konuşma boyunca erir: önce bir toplu para, sonra yıllık bir gelir, sonra ara sıra gönderilecek bir av eti ve en sonunda hiçbir rakama karşılık gelmeyen bir iyi niyet temennisi. Malikâneye yerleşen çiftle birlikte kadının kardeşi Edward Ferrars da gelir: utangaç, ilkeli, servetini annesinin elinde tutan bir adam. Büyük kız kardeşle arasında bir anda alevlenen bir tutku değil, ortak yürüyüşler ve yarım bırakılmış cümlelerle yavaş yavaş kurulan bir yakınlık doğar. Bu sessiz bağ ev sahibesinin gözünden kaçmaz; parasız bir kızın kardeşine yaklaşmasına izin vermeye niyeti yoktur. Böylece dört kadın kendi evlerinde misafir durumuna düşer ve aile, Devon kıyısında tek odalı bir kulübeye taşınmak zorunda kalır. Geride, kimseye hiçbir söz vermemiş bir adam kalır; kulübeye giden arabada ise ona sessizce bağlanmış bir kız. Kıyıdaki yeni hayat, kız kardeşleri birbirinden farklı iki adamla karşılaştırır. Marianne denize düşer ve onu sudan çıkaran adama ilk bakışta tutulur; Albay Brandon’ı ise sıkıcı diye bir kenara iter. Filmin geri kalanı, bu kararın ne kadar aceleci olduğunu gösterir.

Aşk ve Yaşam filminden bir sahne: salonda çay sohbeti

DUYGU ÇAĞI

Film 1790'lara, yani Austen’ın taslağı yazdığı ve İngiltere’de “duyarlılık”ın bir edebî moda olduğu on yıla yerleştirilmiş. O yüzyılın ikinci yarısında İngiliz romanı ağlamayı bir erdem hâline getirmişti: Richardson’ın acı çeken kadın kahramanları, Sterne’ün Duygusal Yolculuk’u, Mackenzie’nin Duygulu Adam’ı. Bu kitaplarda ince hisseden insan, iyi insandı; bir mektup karşısında gözyaşı dökmek, karakterin en sağlam kanıtı sayılırdı. Kıta Avrupası’ndan Goethe’nin genç Werther’i de aynı dalganın içinde okunuyordu. 1790'lara gelindiğinde bu akım zirvesine ulaşmıştı; Wordsworth ve Coleridge’in Lirik Baladlar’ı 1798'de çıktığında duygu, salondan çıkıp doğaya taşınmıştı. Austen’ın farkı ise bu dalgaya ne katılması ne de onunla zıtlaşması. Duygusal romanın bütün malzemesini alır ve hepsini bir hesap defterine tabi tutar: romanlarında her karakterin yıllık geliri bellidir, her evlilik teklifi bir rakamla birlikte gelir, en romantik sahnenin arkasında bir miras durur. Dönemin yazarları ne hissedildiğini anlatırken o, hissedebilmek için önce neye sahip olmak gerektiğini sorar. Bunu yaparken sesini hiç yükseltmez; anlatıcısı karakterlerin kafasının içine girer ama onlara bir adım mesafede durur, okur da karakterin kendisi hakkında göremediğini o mesafeden görür. Napolyon Savaşları’nın ortasında yazdığı hâlde romanlarında tek bir savaş sahnesi yoktur; kendi deyişiyle iki parmak genişliğinde bir fildişi üzerine çalışır: birkaç aile, bir köy, bir salon. Büyük tarih dışarıda kalır ama yazar o salonun içinde bütün bir toplumsal düzeni işler. Romanın adı bu yüzden iki kız kardeşin huyunu değil, dönemin kendi tartışmasını taşır: akıl mı, duyarlılık mı? Marianne’in tarlada avucunda tırtıl gezdirmesi bir çocukluk hâli değil, dönemin bir doktrini: doğaya ve duyguya kayıtsız şartsız teslimiyet.

Aşk ve Yaşam filminden bir sahne: Dashwood ailesi malikânenin salonunda

BALO SALONUNDA BİR DANS

Filmin koreografileri kesinlikle kaçırılmaması gereken sekansların başında geliyor. XVIII. yüzyıl sonu İngiltere’sinde balo, evlenmemiş bir kadınla erkeğin topluluk önünde el ele tutuşabildiği ve gözetim altında da olsa baş başa konuşabildiği tek yerdi. Avustralya Jane Austen Derneği başkanı ve edebiyat tarihçisi Susannah Fullerton’ın A Dance with Jane Austen kitabında anlattığı kurallara göre bir çift aynı gece en fazla iki kez dans edebilirdi; fazlası bir niyet beyanı, hatta dedikodu konusuydu. Romanlarda da dans, çiftlerin birbirini ilk kez ölçüp tarttığı yerdir: Gurur ve Önyargı’daki Netherfield balosundan Emma’daki Crown Inn gecesine kadar her dönüm noktası orada yaşanır. Kendisi de gençliğinde Basingstoke’un toplantı salonlarına gitmeyi seven yazar, dansa düşkün olmayı “âşık olmaya atılan kesin bir adım” diye tanımlar. Bu sahnelerin koreografı Holly Blakey, Florence and the Machine klipleriyle tanınan, Vivienne Westwood’la sahne işleri yapmış bir çağdaş dans ismi; dönemin salon adabını birebir kopyalamak yerine kız kardeşlerin ruh hâlini bedene çeviriyor. Kırda Marianne ile Willoughby’nin coşkulu, gürültülü halk oyunu; Londra’da Elinor ile Edward’ın bir veda gibi tasarlanmış ölçülü valsi. Georgian dönemi kontrdans düzenlerine çağdaş hareketler karışıyor ve tam da bu özgürlük, filmin en canlı tarafı.

İyi seyirler dilerim.

EFE TEKSOY

Kaynaklar: Susannah Fullerton, A Dance with Jane Austen (2012); Jane Austen, Gurur ve Önyargı (1813).

Afiş ve tüm görseller: UIP Türkiye / Focus Features basın materyali.

📬 Eyaletinizdeki Türk etkinlikleri, ilanları ve fırsatları her hafta e-postanızda

Ücretsiz. Yalnızca seçtiğiniz eyalete göre: yaklaşan etkinlikler, yeni ilanlar, Türk işletmelerinin kampanyaları ve önemli uyarılar.

Bir haber mi var?

Çevrenizde olan bir gelişmeyi Alaturka'ya WhatsApp'tan bildirin.

Haber bildir
Haber bildir