Fenerbahçe, Lyon deplasmanında aldığı galibiyetle 18 yıl sonra Şampiyonlar Ligi’ne döndü. Can Demir, tarihi gecenin Fenerbahçe, Galatasaray ve Türk futbolu için ne anlama geldiğini kendine özgü üslubuyla yazdı.
Bazı galibiyetler üç puan değildir.
Bazı galibiyetler bir tur geçmek de değildir.
Bazı galibiyetler, yıllardır sırtınızda taşıdığınız bir yükü yere bırakmaktır.
Fenerbahçe’nin Lyon deplasmanında aldığı galibiyet tam olarak böyle bir geceydi.
18 yıl…
Dile kolay.
Fenerbahçe en son Şampiyonlar Ligi’nde oynadığında iPhone daha yeni yeni hayatımıza giriyordu, Instagram diye bir şey yoktu, TikTok deseniz muhtemelen saat sesi zannedilirdi.
Aradan yıllar geçti.
Başkanlar değişti.
Hocalar değişti.
Futbolcular geldi, gitti.
Formaların sponsorları bile birkaç kez değişti.
Bir tek o meşhur Şampiyonlar Ligi müziği Kadıköy’e geri dönmedi.
Sonunda o da geliyor.
Ve sanırım Fenerbahçelilerin önemli bir bölümü artık o müziğin sözlerini unutmuş olabilir.
Merak etmeyin.
Zaten söz yok.
Fenerbahçe Lyon’u değil, biraz da geçmişini yendi
Fenerbahçe taraftarı için Şampiyonlar Ligi elemeleri son yıllarda futbol maçından çok psikolojik dayanıklılık testine dönüşmüştü.
Her yaz aynı hikâye:
“Bu sene kesin.”
Sonra bir kura.
Bir deplasman.
Bir direkten dönen top.
Bir kırmızı kart.
Bir VAR kararı.
Ve ağustos sonunda Avrupa Ligi fikstürüne bakmaya başlamak…
Bu nedenle Lyon maçı sıradan bir play-off değildi.
Fenerbahçe’nin karşısında sadece Lyon yoktu.
Geçmişte kaçırılan Şampiyonlar Ligi fırsatları da sahadaydı.
Ve hepsinden önemlisi Fenerbahçe taraftarının yıllar içinde geliştirdiği o meşhur iç ses vardı:
“Kesin şimdi bir şey olacak.”
Olmadı.
Belki gecenin en büyük sürprizi de buydu.
Bu sefer Fenerbahçe kendi ayağına sıkmadı.
Bu sefer hikâyenin sonunda “ama aslında iyi oynadık” cümlesi kurulmadı.
Skorbord konuştu.
Fenerbahçe turu geçti.
Ve yıllardır kapısında beklediği Şampiyonlar Ligi sonunda kapıyı açtı.
İspanyol basını da Fenerbahçe’nin uzun aradan sonra Şampiyonlar Ligi’ne dönüşünü özellikle öne çıkardı.
Fransa’da ise doğal olarak hava biraz daha farklıydı.
Lyon açısından bu karşılaşma sezonun en önemli maçlarından biriydi. Sportif olduğu kadar ekonomik açıdan da Şampiyonlar Ligi büyük önem taşıyordu.
Ama futbol böyle bir şey.
Bir taraf 18 yıllık hasreti bitirirken diğer taraf ertesi sabah gazeteleri okumak istemiyor.
Ve şimdi iki Türk takımı aynı sahnede
Asıl güzel hikâyelerden biri burada başlıyor.
Türkiye uzun yıllar sonra yeniden Şampiyonlar Ligi’nde iki takımla temsil ediliyor:
Galatasaray ve Fenerbahçe.
En son 2007-08 sezonunda Fenerbahçe ve Beşiktaş aynı anda Şampiyonlar Ligi’nde mücadele etmişti.
Aradan neredeyse bir nesil geçti.
Bugün 18 yaşındaki bir genç, Türkiye’nin iki takımla Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı son sezon dünyaya bile gelmemiş olabilir.
Şimdi yeniden iki takımımız var.
Üstelik Türk futbolunun son yıllardaki en büyük iki rakibi.
Galatasaray bir tarafta.
Fenerbahçe diğer tarafta.
Türkiye’de birbirlerini yemekle o kadar meşgullerdi ki sonunda Avrupa “İkiniz de gelin, burada konuşursunuz” dedi.
Bence güzel oldu.
Taraftar açısından küçük bir problem var
Tabii işin eğlenceli tarafı da burada.
Galatasaraylılar Fenerbahçe’nin Avrupa’da başarılı olmasını ister mi?
Fenerbahçeliler Galatasaray’ın kazanmasına sevinir mi?
Teoride:
“Ülke puanı kardeşim.”
Pratikte:
90+4’te rakibin gol yiyince insanın içinde tarif edemediği küçük bir mutluluk oluşabiliyor.
Türk futbolunun değişmeyen gerçeği budur.
Rakibimiz Avrupa’da oynarken hepimiz ülke puanını destekleriz.
Ta ki rakip gol atana kadar.
Sonra ülke puanı konusu ertesi sabaha kalır.
Ama kulüp aidiyetlerini bir kenara bırakırsak Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi’ne kalması Türk futbolu için kesinlikle olumlu.
Daha fazla UEFA puanı potansiyeli.
Daha fazla yayın geliri.
Daha fazla uluslararası görünürlük.
Daha güçlü transfer cazibesi.
Ve Avrupa’nın Türkiye’ye yeniden biraz daha ciddi bakması demek.
En önemlisi: Artık bahaneler azalacak
Bence yeni sezonun en güzel taraflarından biri de burada.
Çünkü yıllardır Türk futbolunda bitmeyen bir tartışmamız var:
Maç erteleme.
“Onların maçı neden ertelendi?”
“Bizimki neden ertelenmedi?”
“Onlar salı oynuyor.”
“Biz çarşamba oynuyoruz.”
“Onlar Moldova’ya uçtu.”
“Biz Manchester’a gittik.”
Bu tartışmalar bazen futbolun önüne geçiyor.
Hatta Türk futbolunda fikstür konuşmak zaman zaman diferansiyel denklem çözmekten daha zor hale geliyor.
Artık TFF’nin işi çok daha kolay.
Galatasaray Şampiyonlar Ligi’nde.
Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi’nde.
İkisi de Avrupa deplasmanına gidecek.
İkisi de salı veya çarşamba oynayacak.
İkisi de yorgun olacak.
İkisinin de sakat oyuncusu olacak.
İkisinin de teknik direktörü basın toplantısında “Yoğun fikstürden dolayı…” diye başlayan cümleler kuracak.
Dolayısıyla kural son derece basit olabilir:
Birine ne yapıyorsanız diğerine de onu yapın.
Galatasaray’ın maçı erteleniyorsa benzer şartlarda Fenerbahçe’nin de ertelensin.
Fenerbahçe oynuyorsa Galatasaray da oynasın.
Bu kadar.
Bunun için Harvard’dan fikstür profesörü getirmeye gerek yok.
Çünkü adalet herkesi mutlu etmek değildir.
Adalet aynı durumda olanlara aynı kuralı uygulamaktır.
Böylece sezon içerisinde en azından şu meşhur cümleyi biraz daha az duyarız:
“Federasyon onları kolluyor.”
Gerçi Türk futbolunda bu cümlenin tamamen ortadan kalkmasını beklemek de fazla iyimserlik olur.
Onun için Şampiyonlar Ligi değil, belki Şampiyonlar Ligi üstü bir organizasyon gerekiyor.
Galatasaray açısından da kötü haber değil
Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi’ne kalması Galatasaray açısından da aslında kötü değil.
Çünkü son yıllarda sıkça duyduğumuz bir tartışma vardı.
Galatasaray Avrupa oynuyor.
Fenerbahçe daha fazla dinleniyor.
Ya da tam tersi.
Bu sezon artık iki taraf da aynı yükü taşıyacak.
Bir hafta Manchester.
Sonra Kayseri.
Bir hafta Madrid.
Sonra Gaziantep.
Bir hafta Paris.
Sonra pazartesi akşamı saat 20.00’de Anadolu deplasmanı.
Şampiyonlar Ligi’nin romantizmi güzel ama dönüşte sizi bekleyen pazartesi akşamı deplasmanı Türk futbolunun gerçeğidir.
İşte asıl Şampiyonlar Ligi orada başlar.
Avrupa’da Real Madrid’e karşı 70 bin kişinin önünde oynadıktan dört gün sonra Anadolu’da yağmurlu havada 10 bin kişinin önüne çıkıp aynı konsantrasyonu gösterebiliyor musun?
Şampiyonluk biraz da burada kazanılıyor.
Bu sezon iki takım için de şartlar daha eşit olacak.
Dolayısıyla sezon sonunda kim şampiyon olursa olsun başarısının değeri de artacak.
Çünkü rakibinin taşıdığı Avrupa yükünü o da taşımış olacak.
İstanbul’un iki yakasında Şampiyonlar Ligi
Bir başka önemli nokta ise İstanbul’un ve Türk futbolunun marka değeri.
Bir hafta Avrupa’nın devleri Rams Park’a gelecek.
Başka bir hafta Kadıköy’e.
İstanbul’a gelen yabancı futbolseverler de kısa sürede Türk futbolunun en temel gerçeğini öğrenecek:
Burada 90 dakika futbol oynanır.
Ama maçtan önce üç gün, maçtan sonra dört gün konuşulur.
Türkiye’de futbol haftada bir oynanan bir spor değil.
Yedi günlük televizyon dizisidir.
Ve Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti bu dizinin hiç bitmeyen sezonudur.
Şimdi bu rekabetin Avrupa boyutu da büyüyecek.
Her Galatasaray galibiyetinden sonra Fenerbahçeliler:
“Rakip zaten kötüydü.”
Her Fenerbahçe galibiyetinden sonra Galatasaraylılar:
“Biz oynasak dört atardık.”
Ve ertesi sabah UEFA ülke puanı hesapları…
Normal düzenimize geri döndük.
Ama çıtayı artık yükseltmek gerekiyor
Burada bir noktada kendimizi kandırmamamız gerekiyor.
Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi’ne dönmesi büyük başarıdır.
Galatasaray’ın orada olması önemlidir.
Türkiye’nin iki takımla temsil edilmesi değerlidir.
Ama artık hedefimiz sadece “Şampiyonlar Ligi’ne katıldık” olmamalı.
Çünkü Avrupa futbolunda büyük ülkeler Şampiyonlar Ligi’ne katılmayı başarı olarak görmüyor.
Başarı, orada ne yaptığınızla ölçülüyor.
Türk futbolunun artık ağustos ayında Şampiyonlar Ligi’ne kaldığı için bayram yapıp ocak ayında hesap makinesi çıkarmayı bırakması gerekiyor.
“Şu takım bunu yenerse, bu takım berabere kalırsa, öbürü üç farkla kaybederse biz 24. oluyor muyuz?”
Bu matematikleri yeterince yaptık.
Biraz da direkt kazanalım.
Galatasaray da Fenerbahçe de kadrolarını Avrupa için kuruyor.
O halde hedef de Avrupa ölçeğinde olmalı.
Lig aşamasını geçmek.
Son 16’yı düşünmek.
Büyük takımları İstanbul’da yenmek.
Avrupa’da yeniden “Türkiye deplasmanı” denildiğinde rakibin biraz huzursuz olmasını sağlamak.
Asıl mesele bu.
Son söz
Lyon’da final düdüğü çaldığında kazanan Fenerbahçe’ydi.
Ama biraz geniş açıdan bakarsanız kazanan Türk futbolu oldu.
Fenerbahçe uzun yıllar sonra Şampiyonlar Ligi’nde.
Türkiye uzun yıllar sonra yeniden iki takımla Avrupa’nın en büyük futbol organizasyonunda.
Galatasaray orada.
Fenerbahçe orada.
Şimdi aynı fikstür.
Aynı yorgunluk.
Aynı Avrupa seyahatleri.
Aynı büyük sahne.
Dolayısıyla mümkünse bundan sonra daha az:
“Onların maçı ertelendi.”
Daha az:
“Bize operasyon çekiliyor.”
Daha az:
“Federasyon onları kolluyor.”
Ve biraz daha:
Futbol.
Çok şey mi istiyoruz?
Türk futbolunu tanıyorsanız muhtemelen evet.
Ama insan yine de umut ediyor.
Galatasaray mı daha ileri gidecek?
Fenerbahçe mi?
Hangisi Avrupa yükünü daha iyi taşıyacak?
Hangisi lig yarışında ayakta kalacak?
Bunları sezon boyunca göreceğiz.
Ama bu gece için söylenecek cümle belli:
Hoş geldin Fenerbahçe.
Hoş geldin iki takımlı Türkiye.
18 yıl sonra Şampiyonlar Ligi kapısı yeniden açıldı.
Fenerbahçe içeri girdi.
Şimdi rica edelim kapıyı açık tutsunlar.
Diğer Türk takımları da yolu unutmasın.



