Sinema Yazarı ve Film Eleştirmeni Efe Teksoy, Josh Safdie imzalı, 9 dalda Oscar adayı olan rekor kıran A24 filmi Marty Supreme’in kaotik enerjisini ve sosyo-tarihsel derinliklerini Alaturka okurları için mercek altına aldı. Timothée Chalamet’nin başrolünde olduğu bu yüksek tempolu spor destanı, rekabetin gösterisini Amerikan Rüyası’na eleştirel bir bakışla harmanlıyor. İşte felsefi ve sosyo-politik bir perspektiften derinlikli bir Marty Supreme film incelemesi.
Josh Safdie’den Kaotik Bir Sinema Vizyonu

New York Film Festivali’nde prömiyerini yapan Josh Safdie imzalı Marty Supreme, 98. Akademi Ödülleri’nde En İyi Film de dahil olmak üzere 9 dalda Oscar’a aday oldu. Film, masa tenisi şampiyonu ve “hustler” kimliğiyle tanınan Marty Reisman’ın 1974 tarihli anıları The Money Player’dan esinleniyor.
Filmin merkezinde Timothée Chalamet yer alırken, Odessa A’zion, Gwyneth Paltrow ve Kevin O’Leary gibi isimler Marty’nin etrafında şekillenen bu yüksek tansiyonlu dünyanın önemli parçalarını oluşturuyor.
Gösteri Toplumu ve Amerikan Rüyasının Çöküşü

Marty Supreme ilk bakışta bir spor filmi gibi görünse de, özünde Amerikan başarı mitinin keskin bir incelemesi. Film masa tenisini merkezine alıyor; ancak asıl meselesi rekabetin kendisi değil, rekabetin etrafında örülen ekonomik ve kültürel anlatı. Marty Mauser’ın yükseliş hikâyesi, bireysel azmin zaferinden çok, başarı fikrinin nasıl üretildiğini ve dolaşıma sokulduğunu sorguluyor.
Safdie, karakterini klasik spor anlatılarının “underdog” — yani zayıf görülen ama sonunda kazanan figür — modeli üzerinden kurgulamıyor. Marty zaten yetenekli, hırslı ve enerjik; ancak film onun sporcu kimliğinden çok, kendisini bir markaya dönüştürme çabasına odaklanıyor. Bu yönüyle film, Amerikan rüyasının “kendi kendini var eden birey” mitini tersyüz ediyor.
Başarı burada bir sonuç değil, sürekli yeniden üretilmesi gereken bir performans hâline geliyor. Bu noktada Fransız düşünür ve kültür kuramcısı Guy Debord’un Gösteri Toplumu’nda (La Société du Spectacle) belirttiği gibi, modern toplumda her şey bir gösteriye dönüşür; Marty’nin kariyeri de bu gösterinin bir parçası hâline gelir. Başarı artık kazanılan bir ödül değil, dolaşıma sokulan ve görünür kılındığı ölçüde değer kazanan bir temsile dönüşür.
Masa Tenisi ve Rekabetin Tarihsel Arka Planı
II. Dünya Savaşı’nın ardından Japonya, 1945–1952 yılları arasında Müttefikler tarafından yürütülen bir geçiş süreci yaşadı ve bu dönemde kapsamlı bir yeniden yapılanma programı uygulandı. 1952’de San Francisco Barış Antlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle egemenliğini yeniden kazanan Japonya, küresel organizasyonlara kademeli olarak geri döndü. Ancak erken Soğuk Savaş atmosferinde spor, bugünkü kadar “apolitik” bir alan değildi.
Uluslararası turnuvalar yalnızca sportif rekabeti değil, diplomatik görünürlüğü de temsil ediyordu. Japon sporcuların dünya sahnesine dönüşü, ülkenin uluslararası sisteme yeniden entegre oluşunun sembolik bir parçasıydı. Bu sürecin görsel zirvesi ise Japonya’nın küresel sahneye tam dönüşünü ilan eden 1964 Tokyo Olimpiyatları olacaktı.
Safdie’nin Japon rakibi bu tarihsel arka planla konumlandırması, rekabeti salt bireysel bir mücadele olmaktan çıkarır. Karşısındaki figür yalnızca teknik olarak güçlü bir sporcu değil, savaş sonrası yeniden inşa edilen bir ulusun temsilidir. Bu bağlamda Marty’nin yenilgisi, kişisel bir başarısızlıktan çok daha fazlasını ima eder; Amerikan üstünlük anlatısının kırılganlığına dair sembolik bir an hâline gelir.
Fransız filozof Michel Foucault’nun işaret ettiği üzere iktidar yalnızca baskı yoluyla değil, üretim yoluyla işler; rekabet de bu üretim mekanizmasının bir parçası olarak özneyi sürekli performansa zorlayan bir alan üretir. Rekabet böylece iki sporcu arasında değil, iki tarihsel moment arasında gerçekleşir: biri savaşın galibi olarak konumlanmış bir güç, diğeri ise küresel sisteme geri dönen ve kendini yeniden tanımlayan bir ülke.
Başarı Rejimi ve Bitmeyen Performans

Finalde geriye bir şampiyonluk hikâyesi değil, başarı fikrinin ürettiği parlak bir imge kalır. Marty kazandıkça özgürleşmez; aksine, değerini sürekli kanıtlamak zorunda olduğu görünürlük ekonomisine daha sıkı bağlanır. Performans artık bir tercih değil, var olmanın koşuludur.
Zafer burada yalnızca bireysel bir başarı değil, piyasa mantığıyla işleyen bir meşruiyet üretimidir. Marty Supreme, Amerikan rüyasını bir vaat olarak değil, kendini durmaksızın yeniden üreten bir başarı rejimi olarak bırakır karşımıza.
İyi Seyirler Dilerim,
EFE TEKSOY
Kaynakça
- Debord, Guy. Gösteri Toplumu (La Société du Spectacle). Çev. Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1996.
- Foucault, Michel. Hapishanenin Doğuşu (Surveiller et punir). Çev. Mehmet Ali Kılıçbay. Ankara: İmge Kitabevi, 1992.
- Reisman, Marty. The Money Player. New York: Doubleday, 1974.



